| |

Büyük Doğu Paketi mi kırık kol mu?
Kırılan kol her zaman yen içinde kalmaz.
Dünyanın öbür ucunda olsanız bile zehirli bir kıymık gibi saplanıverir
bazen vicdanınızın orta yerine. Hele hele bir kibrit çöpü gibi
kırdığınız bir çocuğun koluysa, sizi seyreden herkesin suratına hesap
soramazlar hesabıyla tükürmeye kalkmak olur ki, gün gelir rüzg‰ra karşı
tükürdüğünüzü anımsatıverirler size. Vahşetin sınırsızlığı insanı
sarsarken, insanın vahşete olan tutkulu açlığı çürütüverir bütün
ruhunuzu. Şiddete karşı duyduğunuz derin tiksinti, siz ne olduğunu
anlamadan en şiddetten arınmış hücrenizi bile bir şiddet tutkusuyla
titretir. Sırf gücü yettiği için çelimsizi ölesiye dövdüğünü gördüğünüz
iri kıyım adamı şiddetin her biçiminden nefret ettiğiniz halde yine de
içinizden 'Sen de yapıştır şu zalime' diyen o çirkin sesi bir türlü
bastıramamak gibi. Şiddet böyle bir şeydir. Ölümcül bir salgın halini
alması, size haklılık kazandırdığı o uğursuz anla başlar.
Canımızı zorla emanet almış şefkatli polis teşkilatımızın en yufka
yürekli iki polisinin belli ki Newroz kutlamalarına katılmanın
sakıncalarını iyice kavratmak üzere aralarına aldıkları on üç-on dört
yaşlarındaki o çocuğa dersini nasıl ezberlettiğini sakıncalı bir
televizyon kanalının sakıncalı seyircileri dışında gören oldu mu bilmem.
Ya ağzı bağlı olduğu için çocuğun yutmak zorunda kaldığı çığlığı?
Gözlerini kapayan duyamamıştır beynini bir matkap gibi oyan o çığlığı.
Kulaklarını tıkayan görememiştir o vahşi görüntüleri. Çünkü öyle sesler
vardır ki, görmeden duyamazsınız, öyle görüntüler var ki duymadan
göremezsiniz.
Ezber tazeleyerek eskitmeye gerek yok hafızaları. Bir kez daha Hakkari.
Vahşetin hüküm sürdüğü, adalet pençesinin çocukların kalbini söküp
aldığı, orman kanunlarının yürürlükte olduğu karanlık dehlizde
çocukların adalet aradığı o garip dünya. Tepeden tırnağa kin kesilmiş üç
polis, tepeden tırnağa korkuya bulanmış bir çocuk. Polislerden biri
kameraya 'Bakın daha bir çocuk' derken, öbürü bir çocuğun layık olduğu
muamelenin ne olduğunu iyice sindirebilelim diye 'polise taş atan kol
böyle kırılır' dercesine arkadan bükerek tuttuğu kolunu büyük bir
şefkat, inanılmaz bir itina, görülmemiş bir sevgi, bir kameranın
gösterebileceği en ağır çekimle usulca kırıveriyordu. Şeker uzatıverir
gibi Hakkari'de bir çocuğun kolu sokak ortasında, yakın tarih kanlı
bilincimizi çatırdatarak belleğimize kazınsın diye böyle kırıveriyordu
her şey onun için diye bağırdıkları bu vatanın en güzide evlatları.
İsrail polisinin kollarını taşla ezerek kırdığı Filistinli çocukların
görüntülerini unutmak mümkün müydü? Ya başı taşla ezilen æzidî kızların
gözü dönmüş topluluklarca sürüklenişi? Bu görüntüleri vaktiyle bir ayeti
mırıldanır gibi okuyup vicdanımıza üfüren medyamız, selametimiz için
selahiyeti vahşi yasalarca güvence altına alınmış polisimizin Hakkari'de
bir çocuğun kolunu ağır ağır çatırdatarak kırarken nedense ortalıkta pek
gözükmek işine gelmedi. Reyting uğruna çarşı pazardan, inşaattan işporta
tezg‰hı başından, manavdan kasap dükk‰nından toplanan güçlü kadrolarla
nefes aldığımız her saniyeyi bir azaba çeviren diziler için hakiki bir
senaryo olabilecek böyle bir görüntüyü medyamızın nasıl kaçırdığını
anlamak o kadar da güç olmasa gerek. Bu vahşetin, hassasiyetleri zalim
lehine bilenen, kriminalize edilmiş düş gücüyle her anlamsız sahnede
sebepsiz yere akıttığı gözyaşlarıyla duygusal enflasyon marjını
duygusuzluk sınırına vardıran, her yeni diziyle vicdanı bir kez daha
devüle edilen yüce milletimizi Laila dedikoduları kadar
ilgilendirmediğini biliyordu elbet.
Adana'da kendisine taş atan çocuklara muz dağıtan 'Ben de vaktiyle bir
çiftçi çocuğuydum' diyen komiserlerin hayat hik‰yelerine, bu uygar
teşkilatın o vahşi çocukları topluca sinemaya götürüşüne, Güneydoğu gibi
koordinatları her türlü kıyımla saptanan 'ilkel bir dünyanın çetin
koşullarında' görev yaparken bir yandan da bu coğrafyanın silme terörist
çocuklarına okul malzemeleri dağıtan askerlerimizin hep sevimli yüzünü
görmeye alıştırılmıştık. Güvenlik güçlerimiz nedense hep aşırı bir
şefkatle bağrına basarken canını yakıyordu bu coğrafyanın çocuklarını.
Asıl buydu medyamızın anlatmak istediği.
Van, Hakkari, Siirt üçgeninde 2005'ten beri çılgın bir tasarıya kendini
kaptırmış sapkın bir profesörün dudak uçuklatan ilmi araştırmalarını
aratmayan kanlı deneyin ne vakit sona ereceğini yüreğimiz ağzımızda
bekliyoruz. Üç polisin aralarına alarak ladese tutuşur gibi kolunu
kırıverdiği o yoksul Kürt çocuğundan sonra kimse bu ölüm üçgeninde
yaşananların münferit olaylar olduğunu iddia edemez. Kıyıcı derin
iktidarın sınadığı hissizliğimizin derinliği, sabır denen uğursuz
sorumsuzluğun gevşek bandajıyla iyice kalınlaşan vicdanımızın
uyuşukluğudur. Fakat tehlikelidir böyle bir sınama. Profesörün
avuçlarında patlayan her zaman denek hayvanının yüreği değildir.
Kendisine yapılan haksızlığı unutabilir, fakat en belleksiz kavimlerin
bile çocuklarına yapılan vahşeti unuttuğu görülmemiştir.
Her fırsatta Büyük Biraderleri göreve çağıran Orwellist rejim hayranı
olan eskilerin Ziverbey Köşkü sakin solcusu şimdilerin ise divitinin ucu
sağ lağımlarda ıslanan büyük yazarımızın sabaha karşı gözaltına
alınışına ağıtlar yakarak ayaklanan duyarlı efk‰rı umumiye, en efk‰rlı
haliyle nice zamandır Van, Siirt, Hakkari üçgeninde süren vahşeti
görmezden gelmesi hayra alamet değil. Mesir macunu dağıtırken 'En az üç
çocuk doğurun' diyen bir Başbakan'ın yönettiği bir ülkenin gidişatı
kadar tekin değildir bu sessizlik. Doğuracağınız her çocuğun kolu
şefkatli polisimizin insafına kalmış nasılsa. Hiç kuşku yok, işkenceye
sıfır tolerans tanıyan başbakanımızın emrine uyarak her kadın en az üç
çocuk doğuracaktır gönül rahatlığıyla. 'Kadın da olsa, çocuk da olsa'
diyen bir Başbakan'ın fermanına hangi kadın uymazlık edebilir ki! Hele
hele, gereğini yapmak için sokak ortasında kol kıran adanmış güvenlik
güçlerimiz kadın ve çocuklara her Newroz'da bayramlarını meydan dayağı
çekerek kutlarken.
Bağımsız yargımız, polislerin kameralara göstere göstere kolunu kırdığı
çocuğu polise mukavemet ettiği gerekçesiyle parmaklıkların ardına
gönderdi. Çocukların polis kırığı kollarından, çocuklarımızın kollarını
kıran polisleri korumak yüce yargımızın biricik kutsal görevidir.
12 milyar, paslı kan kokulu çok eski bir rivayet hala, fakat Başbakan'ın
erken ucunu açarak gösterdiği 'Büyük Doğu Paketi'nden 'kadın da olsa
çocuk da olsa' Hakkari'nin payına düşen şimdilik kırık bir kol. Tamamını
açtığında, Doğu'da kişi başına düşen gayri safi polis copu ve ceset
miktarının ne olacağını öğrenmek için belki de acil servis ve hastane
morg kayıtlarını beklemek gerekecek.
ARİF ALTAN
Diğer bir kaynak
Sorumlular görevden alınsın
Yaşam hakkının, işkence yasağının, mülkiyet hakkının ciddi
şekilde ihlal edildiği olaylarda sorumluluğu bulunan tek bir güvenlik
görevlisi hakkında hiçbir adli veya idari soruşturma başlatılmadığına
dikkat çeken Yalçındağ, şunları söyledi: “Vali ve kaymakamlar, emniyet
müdürleri de halen görevleri başındadır. Başta İçişleri Bakanı olmak
üzere hükümet, üzerine düşen görevi yerine getirmemiştir. Yerel
makamlar, öteleyen ve dışlayan tavırlar sergileyerek toplumsal barış
ortamını zedelemişlerdir.” Yalçındağ, İHD olarak yaşanan bu sürecin
sonuna kadar takipçisi olacaklarını belirterek, Siirt, Van, Hakkari
Valileri, Yüksekova Kaymakamı ve Emniyet Müdürlerinin derhal görevden
alınmasını talep etti.
İHD’nin Newroz tespitleri
İHD’nin hazırladığı raporun son kısmında diğer tespitlere yer
verildi:
- Güvenlik güçleri aşırı ve orantısız güç kullanmıştır. (silah kullanma,
rastgele insanları dövme, panzerleri insanların üzerine sürme)
- Polis araçlarında insanları kışkırtan anonslar yapma (insan
değilsiniz, insanlığınızı kaybetmişsiniz)
- Polisler tarafından işyeri ve evlerin camlarının kırılması, evlerin
içlerine gaz bombalarının atılması.
- Emniyet müdürü Cuma Ali Aydın’ın halkın idaresi olan milletvekillerine
karşı tutumu ve kışkırtıcı konuşmaları.
- İnsanlık onuruyla bağdaşmayan üst aramaların yapılması (özellikle
bayanların eldivenlerle iç çamaşırlarının içine kadar aranması
- Gözaltına alınanların hastanede polis dayağına maruz kalması.
- Hastaneye başvuruda bulunan yaralıların adli vaka olarak işlem
yapılmaması.
- İHD gözlemcilerinin belirli yerlerde engellenmesi, hakaret ve
tehditlere maruz kalması.
- 30’un üzerinde yaralı gözaltına alınma kaygısıyla hastanelere
başvuramadı.
- Güvenlik güçleri tarafından halka hakaret, küfür ve tehditlerin
olması.
--------------------------------------------
AMED
Yeniozgurpolitika.org
|
|